23 Haziran 2010 Çarşamba

Ayaklarimizdaki Guzellik, Lidfort



Sene 1945, yer Italya’nin geleneksel ayakkabi uretim yerlerinden birisi olan Montegranaro kasabasi. Lidfort markasi, Sinyor Lido Fortuna’nin yaratici bir isim oyunu neticesinde, butun guzel seylerin yaratildigi (!) Italya’da doguyor.



En iyi malzemeyi kullanmasi, ustun el isciligi, harikulade dizaynlari sayesinde Marka, kisa surede adini tum dunyaya duyuruyor.



Sinyor Lido Fortuna yakin zamana dek isin basinda. Daha sonra sorumlulugu ogullari Vincenzo ile Onelio’ya devrediyor. Ogullari da Marka'yi daha da ileri tasiyorlar.



Italyan lezzeti Lidfort’ta vucud bulmaya devam ediyor.

Biz super ayaklariz cunku Lidfort giyiyoruz !!!

21 Haziran 2010 Pazartesi

Botero'nun Gözüyle Biz !



Botero, tam adiyla Fernando Botero Angulo, 1932 yilinda Kolombiya’nin Medellin sehrinde doguyor.
Medellin sehri o zamanlar uyusturucu kartelinden ziyade, iyi katolikler ve edepli insanlardan olusan, geleneksel degerlerine bagli bir kasaba olarak taniniyor. Erkekler mutlaka kravat ve sapka takiyor, kadinlar zarif elbiseler icindeler, cocuklar iyi huylu ve terbiyeli !



Ama Botero 12 yasindayken, egitim aldigi katolik okulundan atiliyor. Babasi hayatta olmadigi icin velisi olan dayisi, onu matador okuluna yolluyor.



1948’de , cizimleri ilk kez El Colombiano gazetesinde yayinlaniyor. Buradan kazandigi parayla yuksek ogrenim giderlerini karsiliyor.



Ayrica o sene, eserleri ilk kez bir karma sergide sergileniyor. O zamanlarda daha google icat edilmedigi icin, dunya resim sanati hakkinda benimki kadar bile bilgisi yok. Bu nedenle 1952’de ilk defa Avrupa’ya gittiginde vaktinin cogunu muzelerde geciriyor, bir anlamda resim sanatini kesfediyor.



İtalya ve İspanya'daki yolculukları sırasında, onun için önemli referans noktaları olan Giotto, Piero della Francesca, Leonardo, Mantegna, Velázquez, Goya, Dürer, Rubens, Manet ve Cézanne gibi ustaların eserlerini inceliyor. Bu sayede de Guney Amerika’nin yaygaraci, abartili, gercekustune egilimli kulturuyle, bolca inceleme firsati buldugu Avrupa sanatinin olaganustu bir sentezini yaratiyor.



Sonraki yillarda ABD, Avrupa’nin farkli ulkeleri, Meksika derken, Botero bir dunya vatandasi oluyor.



Resimlerinde ve heykellerinde en cok kullandigi unsur kilolu insanlar. (Cocukken okudugum bir kitap geldi aklima, Şişkolarla Sıskalar (Patapoufs et Filifers, Andre Maurois, Can Yayinlari). Tanrim ne muhtesem kitapti. Botero’nun resimleri bana kitaptaki cizimleri hatirlatiyor).



Bu, nevi şahsına munhasır uslup sayesinde resimlerini (Ve heykellerini) gordugunuzde kimin tarafindan yapildigini derhal anliyorsunuz.



Izmirliler olarak sansliyiz. Cunku, Botero'nun asagidaki heykele cok benzeyen bir heykeli, Buyuk Efes'in(Pardon Swissotel Grand Efes'in !) giris kapisinin hemen yaninda, daimi sergide. Istediginiz zaman gorebilirsiniz …



Not: Fernando Botero’nun 64 yapıttan oluşan sergisi, 04 Mayıs - 18 Temmuz 2010 tarihleri arasinda İstanbul Pera Müzesi'nde sizi bekliyor.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Babalar Gunu !

Biraz eglence herkesin hakki...


Tum babalarin Babalar Gunu'nu kutlarim.

Türk milletini oluşturan her fert, Atamızın bir evladı, O'nun bir parçasıdır.
Bu nedenle de herseyden once Ataturk’un babalar gunu kutlu olsun.

Atatürk, savaş yıllarından başlayarak birçok çocuğun hamiliğini üstlenmiş, birçoğunu da evlat edinmişti. Bunlar: Abdurrahim, Afet, Nebile, Zehra , Sığırtmaç Mustafa, Sabiha, Rukiye, Ülkü, Afife, İhsan, ve Ömer idi. Onlari hatirlamaya ne dersiniz ?


Abdurrahim Tuncak

1908 Diyarbakır’da dogan Abdurrahim, 8 yaşında iken 1916 yılında Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ailesini kaybetmişti. Mustafa Kemal, Kafkas cephesinde 2. Ordu komutanlığına vekaleten atanmış ve komutanlığında Bitlis ve Muş illeri Rus işgalinden kurtarılmışltı. Bu dönemde Mustafa Kemal'e aile fertleri savaşta ölen öksüz ve yetimlerden bahsedilmişti. Bunlardan birisi de 8 yaşındaki Abdurrahim idi.



Mustafa Kemal Abdurrahim'i evlatlık edindi ve İstanbul'a yanında getirdi. Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a gittiğinde Abdurrahim, İstanbul'da Beşiktaş Akaretler'deki evde annesinin yanında kaldı. Abdurrahim, Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım ve Kızkardeşinin yanında bakıldı ve büyüdü.[1]
Mustafa Kemal'in, öğrenimine yurtdışında devam etmesini uygun gördüğü Abdürrahim 1929yılında Berlin Teknik Üniversitesi'ne gitmiş ve tüm giderleri karşılanmıştır. Elektrik Muhendisi olan Abdurrahim Bey, 1934 yılından sonra Tuncak soyadını almıştır.



Abdurrahim Bey Savarona yatının satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yapmıştır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nda çalışmış ve oradan emekli olmuştur. 13 Ağustos 1999’da hayatini kaybetmistir.


Afet İnan

Afet İnan, Bursa Kız Öğretmen Okulu'nu 1925 yılında bitirmiştir. İlk görevine 17 yaşındayken, babasının görevi gereği bulundukları İzmir'de Reddi İlhak İlkokulu'nda başlamıştır. Atatürk, Afet İnan'ın ailesinin Makedonya kolunu tanıdığından, kendisinin meslek ve durumu ile ilgilenir. Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmektir. Bunun yerine getirilmesi için Atatürk, Afet İnan'ın babası ve annesi ile görüşerek, kendisini o yıl İsviçre'nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmeye gönderir (1925 - 1927).



Sonra, İstanbul'da Fransız Kız Lisesi (Notre Dame de Sion)nde bu öğrenimini sürdürür (1928-1929). Ortaöğrenim tarih öğretmenliği sınavına girerek öğretmenlik belgesini alır ve Ankara Musiki Öğretmen Okulu'na, Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmeni olarak atanır (1929-1930).



Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş çalışmalarında yer almış ve orada uzun yıllar Asbaşkanlık yapmıştır. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nün de müdürlüğünü yapmıştır. Akademik çalışmalarına devam eden Afet İnan, 1938'de lisans, 1939'da doktora çalışmalarını tamamlayarak 1942'de doçent ve 1950'de de profesörlüğe yükselir. Prof. Dr. Afet İnan'ın Atatürk ve Türk tarihi ile ilgili birçok yayını bulunmaktadır. 8 Haziran 1985 tarihinde ölmüştür.


Sabiha Gökçen

Sabiha Hanım 1913 yılında Bursa'da doğdu. II. Abdülhamid tarafından Bursa'ya sürgün gönderilen vilayet başkatibi Hafız Mustafa İzzet'in kızıdır. İlkokula gittiği yıllarda babasını kaybetti ve kardeşlerinin yardımıyla öğrenimini sürdürdü. Atatürk, 1925 yılında çıktığı Bursa gezisinde Sabiha Gökçen'le tanıştı ve içinde bulunduğu güç yaşama şartlarını öğrenince de onu evlat edindi. Ankara Çankaya İlkokulu'nu, daha sonra da Üsküdar Kız Koleji'ni bitiren Sabiha Hanım, Türk Hava Kurumu'nun Havacılık Okulu'na girdi (1935). Burada geçirdiği başarılı öğrenim hayatından sonra, yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği'ne gönderildi. Dönüşte Eskişehir Hava Okulu'na girdi, aynı zamanda 1.Tayyare Alayı'nda av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı.



Sabiha Gökçen, 1937 Ege ve Trakya manevraları sırasında başarılı uçuşlar yaptı. Aynı yıl çıkan Şeyh Rıza İsyanı sırasında yapılan kara harekatını, Dersim ve çevresini havadan bombalayarak kolaylaştıran Sabiha Gökçen 1938'de yaptığı Balkan turuyla ününü Avrupa'ya yaydı. 1938'de Türkkuşu'nda başöğretmenliğe atandı ve 1955'te uçuculuktan ayrıldı. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu üyesi oldu.



Türkiye’nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen, 22 Mart 2001 Pazartesi günü vefat etti.


Rukiye Erkin

Atatürk Rukiye'yi bir Konya gezisinde tanımıştı. O vakitlerde Rukiye hayatının en zor yıllarını yaşıyordu. Kimsesizdi. Atatürk, Rukiye'yi Ankara'ya getirerek bakımını ve okutulmasını sağlamış ve bir Jandarma Yüzbaşısı ile evlendirmiştir. Nikahları Ankara Belediyesi'nde kıyılmış, zamanın İçişleri ve Dışişleri Bakanları da şahitlik etmişlerdir. Düğünleri İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda yapılmış, düğünde Atatürk ilk dansı Rukiye ile yapmıştır.




Zehra Aylin

Zehra 1914 yilinda dogmustur. Babası Kurtuluş Savaşı'nda efsaneleşmiş bir yüzbaşıdır. Amasya il nüfusuna kayıtlı olduğu ve babasının adının Mehmet olduğu Amasyalı araştırmacı Hüseyin Menç'in çabalarıyla tespit edilmiştir.
Zehra, kendisini Kağıthane'deki bir yetiştirme yurdundan alan Mustafa Kemal tarafından Ankara'ya getirilmişti. İlköğrenimini Ankara'da, Çankaya Köşkü'nün bahçesindeki ilkokulda tamamladı. Ortaöğrenim için İstanbul'a, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'ne gitti. Soyadı kanunu ile Aylin soyadını aldı.

Kolejden mezun olduktan sonra yüksek öğrenim için Londra'da Saint Hilda College’e gönderildi. Ancak bir dönemlik eğitimden sonra yurda dönmek istedi. Eğitimini tamamlamayıp diplomasını aldıktan sonra yurda dönmesini isteyen manevi babası Atatürk, Zehra'nın hastalığı üzerine bir süre için Türkiye'ye gelmesin izin verince 1935 yılı sonunda Türkiye'ye doğru yola çıktı. Londra'dan gemi ile Fransa'ya geldikten sonra Paris eksperesine binen Zehra Amiens civarında trenden düşerek hayatını kaybetti. Amiens'te yapılan törenin ardından cenazesi İstanbul'a getirildi, Maçka Mezarlığı'na defnedildi. Ölümü gazetelerde büyük yer tutmuş, intihar ettiği söylentileri yayılmış; bu söylentileri Atatürk'ün bir diğer manevi kızı olan Sabiha Gökçen yalanlamıştır.


Nebile Bayyurt

Nebile, 1901 yılında İstanbul'da doğmuştur. Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kızlarında bir tanesidir. Darülfünun Mektebini, Sağlık Mesleki İdadi'sini ve Paris Sorbone üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'ni bitirdi. 1930 yılında İzmir Menkul Kıymetler Borsası'nda,1931 yılında Malatya İktisat Bankasında, 1932'de Ankara Döviz ve Bono Bankacılığı'ında en sonda TRT'deki Ekonomi Haberlerin'de Ekonomist olarak çalıştı. Hayatının sonuna kadar çalışmayı ihmal etmeyen Nebile Hanım, 1929'da Viyana Büyükelçiliği Baş Katibi Tahsin Bey'le görkemli bir törenle evlendirildi.



Bu evlilik iki yıl sonra boşanmayla sonuçlandı. Nebile Hanım, ikinci evliliğini Sebahattin İrdelp adlı bir mühendisle yaptı. Atatürk'ün ölüm haberini aldığında sağlık durumu bozuldu. Rahatsızlığı sonucu kör olan Nebile Hanım, Heybeliada'da hayatını kaybetti


Ülkü Adatepe

Ülkü Adatepe, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın evlatlık kızı Vasfiye Hanım ile Fransızca öğretmeni ve gar şefi Mehmet Tahsin Çukurluoğlu’nun kızıdır.



Zübeyde Hanım’ın küçük yaştan itibaren yetiştirdiği Selanikli Vasfiye Hanım, Zübeyde Hanım’ın ölümünden sonra bir süre Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım’la kalmış, Atatürk kendisini Gazi Orman Çiftliği’nde istasyon şefliği yapan Mehmet Tahsin Bey’le evlendirmişti. Vasfiye Hanım ile Mehmet Bey’in çocukları olacağını öğrendiğinde ona ister kız, ister erkek olsun Ülkü isminin verilmesini isteyen Atatürk, 9 aylıkken Ülkü’yü Çankaya Köşkü’ne aldırdı ve büyüdüğü zaman yurt gezilerine beraber götürdü.



Ülkü 5 yaşındayken Atatürk öldü. Üsküdar Amerikan Koleji’nde başladığı öğrenimini maddi sıkıntılar nedeniyle tamamlayamayan Ülkü, genç yaşta evlendi. İlk evliliğini Sabiha Gökçen'in amcasının oğlu Üsteğmen Fethi Doğançay ile yaptı. 13 yıl süren bu evliliğinden 2 oğlu oldu. İkinci evliliğini ise işadamı Öke Adatepe ile yaptı. Şişli, İstanbul'da Doğançay Apartmanı'nda yaşamaktadır.


Sığırtmaç Mustafa

Sığırtmaç Mustafa ile Gazi Mustafa Kemal’in karşılaşması 1929 yılının Eylül ayında gerçekleşti. 19 Ağustos’ta Yalova’ya gelen Mustafa Kemal, sık sık gezilere çıkarak yöreyi tanımaya çalışmaktaydı. Bir atlı gezi sırasında yanındakilerle birlikte Balabandere civarında yolunu kaybetti. Termal’e gitmek niyetindeki atlılar, sığır gütmekte olan 11 yaşında çıplak ayaklı bir çobanla karşılaştılar.



Sıtma nedeniyle karnı şiş, rengi sarı olan çoban, cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'i tanımadı. Sorduğu soruları rahat tavırlarla cevaplandırdı ve yolu tarif etti. Davranışlarını beğenerek kendisine bir miktar para vermek isteyen cumhurbaşkanını reddetti; ancak cebindeki cevizleri alması karşılığında parayı kabul etti. Küçük Mustafa’yı unutmayan Mustafa Kemal, kısa bir süre sonra onu buldurtup yanına getirtti ve himayesine aldı.



Mustafa Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi. 1941 yılında Kara Harp Okulu'ndan 1941/B'li Tankçı Teğmen olarak mezun oldu ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne katıldı. Yüzbaşı rütbesindeyken Rıfkiye Hanım ile evlendi. 1954 yılında, Makbule Atadan tarafından manevi evlat olarak kabul edildi. Kızı Tacinur'a ismini Makbule Hanım verdi. Bir süre sonra sağlık sebebiyle orduda Personel sınıfına geçti. Çeşitli askerlik şubelerinde görev aldıktan sonra 1960 yılında kalp rahatsızlığı nedeniyle binbaşı rütbesindeyken emekliye ayrıldı ve ömrünün son yıllarını Yalova'da geçirdi. 15 Ocak 1987'de yaşamını yitirdi ve Yalova'da toprağa verildi.

O devirde kamuoyunda büyük yankı bulan Sığırtmaç Mustafa hikayesi ile ilgili Mehmet Selahattin tarafından yazılmış bir şiir aşağıdadır:

“Mustafa Kemal’in elinden tuttuğu,
Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.
Çiftlik ağasının dağda unuttuğu,
Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

Kırlarda güttüğün davarla inekti,
Yediğin bir parça kararmış ekmekti,
Katığı kurtarmak, bu az mı emekti,
Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

Yolunun üstüne Gazi’yi çıkaran,
Talihin milletin talihi ey çoban,
Bak benzine kan geldi, dizine derman,
Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

Küçücük zihnini, bu kim ? diye yordun.
Sonra anladın ki en Ulu’su yurdun,
Gazi adaşınla diz dize oturdun,
Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

Sen de medeni bir insan olacaksın.
Sırasında aranıp sorulacaksın.
Bilgi hamuruyla yoğrulacaksın.
Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

18 Haziran 2010 Cuma

Gel-Git Parati



Parati’nin fotograflarina baktiginizda, tipik bir “Abi ben herseyi birakip bir balikci kasabasina yerlesecegim”deki balikci kasabasini gorebilirsiniz !
Bu balikci kasabasi Brezilya’nin Costa Verde (Yesil Sahil) bolgesinde bulunuyor. Kurulusu oldukca eski, 1500’ler. Fotograflardan da anlasilacagi uzere mimari, tipik koloniyal: Portekizliler kurmus.



Parati’yi ilginc kilan ozelliklerden biri Arnavut kaldirimli sokaklari. Kasaba’nin merkezine motorlu araclar sadece carsamba gunleri girip cesitli ihtiyaclari gideriyorlar. Onun haricinde sadece yayalar ve bisikletler kullanabiliyor bu yollari.
Kasabada bulunan koloniyal mimari ogelerinin restore edilmesinden sonra turistik acidan oldukca populer olmus, yani artik gidip yerlesilebilecek bir balikci kasabasi degil !



Gelelim bu tropik cennetin asil ilginc yonune. Portekizli kurucu babalar, Kasaba’da guzel bir izgara yontemi uygulamislar. Tum yollar denize dik aciliyor.



Bu sayede de ayda bir kere, dolunay zamaninda gerceklesen gel-gitle yukselen sular kasabanin yollarini birer kucuk dereye ceviriyor.



25-30 cm. yukselen bu sular sayesinde Portekizliler, Kasaba’yi ayda bir kere piril piril temizlemeyi planlamislar.

17 Haziran 2010 Perşembe

Hayatimiz Soru Isareti !



Gaudi'nin eseri Casa Mila'nin ust katindaki muzeden bir goruntu.


Foto: Nacizane bendeniz.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Marcello Mastroianni, Dünyaya Değil Kalplere Kazık Çakan Adam



Hic olmemesi gereken insanlar vardir, Marcello da onlardan biriydi. O tek bir bakisiyla ne cok seyler anlatirdi. Ama ben onun bakislarinda hep bir masumiyet, bir kirilganlik ve sefkat istegi gordum.



Her erkek onda kendinden bir parca gorebilirdi, dolayisiyla da her erkek onun gibi olmak, hadi daha dogru koyalim adini, “O” olmak isterdi. Sadece Catherine Denevue gibi bir kadinla birlikte olmus olmasi bile “O” olmayi istemek icin yeter bir gerekcedir.



En cok, Fellini’nin filmlerinde oynadi. Birlikte cevirdikleri ilk film 1960’daki La Dolce Vita oldu.



Marcello, La Dolce Vita icin siradan bir yuz arayan fellini'ye onerildiginde, bir goruselim bakalim bu adamla denilmistir hakkinda. Fellini ile ilk tanistiklari gun biraz da profesyonel gozukmek icin filmin senaryosunu gormek istedigini soylemis. Fellini, yardimcisini cagirmis, “Marcello'ya senaryoyu goster” demistir. Yardimcisi “Memnuniyetle” diyerek, Marcello'ya bos bir defter uzatmis. Marcello defterin bos sayfalarinda gezinirken defterin tam ortasinda. sandaldan denize uzattigi penisinin etrafinda su altinda donen kadinlara bakan bir adamin karikaturunu gormus.Bunu gorunce defteri kapatmis ve bir daha hic bir filminde Fellini'den senaryo istememistir.



Oynadigi filmleri tek tek saymayalim, sayfalara sigmaz. Benim acimdan kisisel bir filmotografisini vereyim burada:
- 8 e ½ (Sekizbuçuk) - Federico Fellini (1962),
- La dolce vita (Tatlı hayat )- Federico Fellini (1960),


- Divorzio all'italiana (İtalyan usulü boşanma ) - Pietro Germi (1962)


- La città delle donne (Kadınlar kenti ) - Federico Fellini (1980)
- Matrimonio all'italiana (İtalyan Usulü Evlilik) - Vittorio De Sica (1964)
- Casanova '70 (Kazanova 70) - Mario Monicelli (1965),


- Io, io, io... e gli altri (Kadınlara inanmam ) - Alessandro Blasetti (1965)
- La nuit de Varennes (Il mondo nuovo) Varennes Gecesi - Ettore Scola (1982)


- Ginger e Fred (Ginger ve Fred ) - Federico Fellini (1985)
- Oci ciornie - Nikita Mikhalkov (1987)

15 Haziran 2010 Salı

Sakura burada, Laleler nerede ?

Akşam çökünce,
Işıklandırdım
Evimin kirazlarını.


Turklerin yerkurede sevdigi birkac millet varsa, herhalde bunlarin basinda Japonlar gelir. Buyuk ihtimalle, birbirimize cok uzak olmamiz nedeniyle herhangi bir kavgaya bulasmamis olmamiz (!), dolayisiyla da tarihten gelen bir dusmanligimizin olmamasi bunun en onemli sebebidir.
Tabii bir de, bir zamanlar kalite dendiginde ilk aklimiza gelen sey capon (!) mali olurdu, herhalde onun da etkisi vardir (Denizcilik tarihimizin en buyuk felaketlerinden olan Ertugrul Faciasi’ni* da unutmamak lazim).

Hem tapınak,
Hem dağ geçidi,
Çiçek bulutlarının üstünde şimdi


Benim Japonlari sevmemin en onemli sebebi, bizim gibi sadece bayrak milliyetciligi yapmayip, ulkelerini cok icten bir sekilde sevmeleri. Dogrusu bunun icin kendilerine cok iyi sebepler yaratabiliyorlar. Ornegin ulkelerine guzellik katan kiraz agaclarini cok sevip, kulturel hayatlarinin bir parcasi haline getirmisler.

Dağ kirazı,
Anılarım var
Eski bir dosta rastlamış gibi


Japonlar kiraz agaclarina Sakura diyorlar. 7. yuzyildan beri sakura sevgilerini bir sanat haline getirmisler. Sakuralar icin resimler yapmislar, siirler (Haiku*), sarkilar yazmislar (Cocuklugumdan hatirliyorum, TRT’de farkli ulkelerin cocuk korolarinin sarkilari yayinlanirdi, Japon cocuk korosunun sarkilarindan birinin adi “Kiraz agaclari cicek acarken” gibi birseydi).

Çisil çisil yağan
Hoş yağmurda
Kiraz çiçekleri sarhoş


Onlari seyretme eylemine bile bir isim vermisler: Hanami! Ulkenin her yaninda Mart-Haziran aylari arasinda kiraz ciceklerinin acmasini kutlamak icin onlarca festival duzenliyorlar. Bu festivallere katilmak, bu rituelin bir parcasi olmak icin dunyanin her tarafindan meraklilar geliyormus.

Ne büyük bir suç,
Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor,
Kyoto’nun bayanları.


Sakura Japonya’nin sembollerinden biri haline gelmis.Japonya’da 400’den fazla kiraz agaci cesidi oldugu soyleniyor. Bunlarin en populeri Somei-yoshino. Japon kiraz agaclari, yani sakuralar diger akrabalarindan farkli olarak meyve vermiyorlarmis.

Çam varsa,
Kiraz çiçeği bulutu da var.
İşte memleketim.


Agaclarin ciceklenmesi Ocak ayinda Okinawa’dan basliyor, Kyoto ve Tokyo’ya Mart’in sonunda ulasiyor. Ulkenin ic kisimlarina ve daha kuzeydeki Hokkaido adasina da birkac hafta sonra ulasiyor. Japon Meteorolojisi kiraz ciceklerinin ne zaman acabilecegini bildiren ozel hava raporlari yayinliyor. Halk da can kulagiyla bu raporlari dinleyip es, dost, akraba, tapinaklari ve parklari doldurup kiraz cicegi izleme, "Hanami" partileri veriyorlar.

Kiraz çiçeği bulutu,
Uzaktaki bir tapınağı
Selamladım.


Bizler bir zamanlar boyle bir tutkuyu lalelere karsi beslemisiz ancak devami gelmemis. Ustune ustluk bu gelenegimizi Hollandalilar'a kaptirmisiz.
Yurt sevgisi, ulkenin her yerine bayrak dikmekle degil, degerlerine sahip cikmala gosterilir.


Ertugrul Faciasi*
Ertuğrul Fırkateyni 1864 yılında okul gemisi olarak Haliç Tersanesi’nde inşa edilmiştir. Ertuğrul Fırkateyninin Japonya gezisi, 1887 yılında İstanbul’a dostluk ziyaretinde bulunmuş olan Japon heyetine iade-i ziyarette bulunmak üzere saray tarafından planlanmıştır. Gemi, Padişah II.Abdülhamit’in Japon İmparatoru’na armağanı olan İmtiyaz Nişanı ve diğer hediyeleri götürecektir. 13 yıl hiç seyir yapmamış olan Ertuğrul Fırkateyni 14 Temmuz 1889 günü yola çıkmıştır.

Ertuğrul Fırkateyni

30 Temmuz 1889’da geminin Şüveyş Kanalından geçerken karaya oturduğu haberi gelmiştir. 10 Ekim’de Aden’den ayrılan gemi, 15 Kasımda Singapur’a demirlemiş, limanda iken alınan bir telgraf Komutan Osman Bey’in Tuğamiralliğe terfi ettiğini müjdelemiştir. Gemi dört ay Singapur’da kalarak onarım görmüş ve 7 Haziran 1890 günü Yokohama’ya ulaşmıştır. Gemi Komutanı Osman Paşa 13 Haziran 1890 günü İmparator tarafından kabul edilmiştir. Kabul Töreninde Osman Paşa, Padişahın iki mektubunu ve İmtiyaz Nişanını İmparatora sunmuştur.

İmparator, iki devlet arasında geçmişten itibaren mevcut olan dostluğun bu ziyaretle daha güçlendiğini, Japon Milletinin Yokohama’da sancağını dalgalandıran bir Türk gemisi görmekten son derece mutlu olduklarını ifade etmiştir.
Ertuğrul Fırkateyni, Japon sularında kaldığı üç ay boyunca etrafındaki binlerce Japon kayığına 50 kişilik bandosuyla konserler verdi. Nihayet geri dönüş yolculuğu için hazırlıklar tamamlandı. Yola çıkılacağı gün Japon Bahriyesinin tayfun uyarısına rağmen, Ertuğrul Fırkateyni planlandığı gibi 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı’ndan ayrıldı. Kuşimoto açıklarında tayfuna yakalanan Ertuğrul Fırkateyni 16 Eylül 1890’da kayalara çarparak battı. Kazadan sadece 69 denizci kurtulabildi, Amiral Osman Bey de dahil diğer mürettebat hayatını kaybetti. Sehitlerimizin sayisi konusunda farkli kaynaklarda farkli rakamlar zikredilmekle birlikte, bunlarin en az 539 oldugu dusunulmektedir.

Ertuğrul faciası sonrası Kuşimoto'da yapılan şehitlik.

Ertuğrul Fırkateyni’nin trajik sonu Türk-Japon halklarını yakınlaştırdı. Yöre halkı, kazadan kurtulanlara büyük yardım ve yakınlık gösterdi. Torajiro Yamada isimli bir Japon, şehit yakınları ve kazazedeler için yardım kampanyası düzenledi. Toplanan para aynı kişi tarafından dönemin padişahına teslim edildi. Hayatta kalan 69 denizci, Japonya İmparatorunun talimatıyla Hiei ve Kongo isimli iki askeri gemi ile İstanbul’a gönderildi.

Kazada ölenlerin anısına Kuşimoto’da bir anıt yapılmıştır. İlk anıt Japonlar tarafından 1891’de dikilirken, 1929 yılında yine Japonlar tarafından genişletilmiştir. Şehitlik Anıtı, 3 Haziran 1929 tarihinde Japon İmparatoru tarafından da ziyaret edilmiştir. 1937’de Türkiye tarafından restore edilen anıtta her yıl düzenli olarak anma törenleri yapılmaktadır.

Yaklasik 5 yil once Japon Devleti, Istanbul’daki Nezahat Gokyigit Botanik bahcesine kiraz agaclari hediye etti. Her bir kiraz agaci, Ertugrul Faciasi’nda sehit olan bir denizcimizi temsil ediyor. Ne ince bir davranis !


Haiku*
16. yüzyılda ortaya çıkıp 17-19. yüzyıllarda gelişen, üçlü dizelerle yazılan, [orijinal dilinde] 17 heceden (5-7-5) oluşan, konusunu genellikle mevsimlerden, yılın ilk ayından, doğadan ve insandan alan lirik bir Japon şiir tarzıdır. Birinci ve üçüncü dize kendi arasında kafiyelidir. Bu şiirlerde inançları simgeleyen doğa imgeleri kullanılır.

Fotograflarin altinda bulunan Haiku'lar Takahama Kyoshi adli saire ait.